ÇHD Susmadı, Susmayacak!
 

AİHM Türkiye’deki polis şiddetini 23 temmuzda bir kez daha mahkum etti.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İZCİ-Türkiye davasında, 6 mart 2005 tarihinde kadın örgütlerinin Beyazıt Meydanında düzenlediği basın açıklaması sonrası ,kadın göstericilere yönelik polis şiddetini mahkum etti.

54 polis memuru hakkında orantısız şiddet kullanmaktan açılan kamu davasının zamanaşımı gerekçesi ile düşürülmesini kabul edilemez bulan mahkeme,Türkiye’de polis hakkında açılan davalarının çoğunun zamanaşımı gerekçesi düşürüldüğünün altını çizerek, Türkiye aleyhine kırktan fazla kararında gösterilere ağır müdahaleler veya barışçıl gösterilere katılan kişilere karşı cezai soruşturma açılması durumlarının Sözleşmenin 3 ve/veya 11. Maddelerini ihlal ettiğini tespit etti.

Biber gazının kullanıma ilişkin olarakta Türk Tabipleri Birliği ve Türk Solunum Araştırma Derneğinin rapor ve açıklamalarına atıfta bulunulan kararda, polisin biber gazını keyfi bir şekilde kullanamayacağı,  biber gazının kullanımının net ve açık düzenlemelerle belirlenmesi gerektiğinin ve hangi alanlarda kullanılamayacağının da açıkça  belirtilmesi gerektiğinin altı çizildi..

 polis-siddeti-19

İZCİ V. TURKİYE DAVASI

Başvuru no. 42606/05

İKİNCİ DAİRE

KARAR

STRAZBURG

23 Temmuz 2013

Bu karar Sözleşmenin 44.maddesinin 2. fıkrasında belirtilen koşullar gerçekleştiğinde kesinleşecektir. Editöryal gözden geçirmeye tabi tutulabilir.

 

Bu çeviri gayriresmi çeviri olup Dr. D. Çiğdem Sever tarafından yapılmıştır.

 

İzci v. Türkiye kararında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 2. Dairesi aşağıdaki üyelerden oluşmuştur:

Guido Raimondi, başkanlığında,
Hakimler  Danutė Jočienė,

Peer Lorenzen,

András Sajó,

Işıl Karakaş,

Nebojša Vučinić,

Helen Keller,
ve Stanley Naismith, Daire kayıt görevlisi ile

Gizli oturumla 9 Temmuz 2013 tarihinde toplanarak aşağıdaki kararı almıştır.

USUL

  1. Dava Türkiye Cumhuriyet aleyhine Avrupa İnsan hakları Sözleşmesinin (Sözleşme) 34. Maddesi uyarınca Türk vatandaşı Nergiz İzci (Başvurucu) tarafından 42606/05 başvuru numarasıyla 9 Kasım 2005 tarihinde mahkeme önüne getirilmiştir.

  2. Başvurucu İstanbul barosu avukatlarından Several Ballıkaya ve Murat Çelik tarafından temsil edilmiştir. Türkiye devleti (Devlet) ise temsilcisi aracılığıyla temsil edilmiştir.

  3. Başvurucu gösteri sırasında polis memurları tarafından defalarca kendisine vurulduğunu ve bu nedenle Sözleşmenin 3. ve 11. Maddelerinde güvence altına alınan haklarının ihlal edildiğini iddia etmiştir.

  4. 8 Eylül 2010 tarihinde başvuru devlete bildirilmiştir. Ayrıca başvurunun sözleşmenin 29. Maddesinin 1. Fıkrası uyarınca kabul edilebilirliğine ve esası hakkında da karar verilebileceğine hükmedilmiştir.

OLAYLAR

  1. Davanın koşulları

  1. Giriş

  1. Başvurucu 1974 yılında doğmuştur ve İstanbulda yaşamaktadır. Taraflar arasında ihtilaf konusu olan davada olaylar taraflar bakımından ayrı ayrı ortaya konacaktır. Başvurucu tarafından öne sürülen olaylar aşağıda B bölümünde gösterilmiştir. (6-8. Paragraflar) Devletin olaylara ilişkin öne sürdükleri ise C bölümünde gösterilmiştir. (9-13. Paragraflar) Başvurucu ve devlet tarafından sunulan belge niteliğindeki deliller ise D bölümünde 14-26. Paragraflar arasında özetlenmiştir.

  1. Olaylara ilişkin başvurucunun iddiaları

  1. Başvurucu 6 Mart 2005 tarihinde İstanbul Beyazıt meydanında düzenlenen, çok sayıda polis memurunun kalabalığı çevrelediği Dünya Kadınlar günü kutlamaları gösterisinde yer almıştır. Polis memurları topluluğun meydana girmesini engellememiş ve gösteriye o sırada müdahale etmemiştir.

  2. Kutlama çeşitli kadın örgütlerinin basın açıklamasıyla bittiği ve kalabalığın dağılmaya başladığı sırada polis memurları başvurucu dahil olmak üzere coplarıyla ve silahlarının ucuyla insanlara vurmaya ve biber gazı sıkmaya başlamıştır. Başvurucu bu sırada başına, yüzüne ve vücudunun çeşitli bölümlerine aldığı darbelerle yere düşmüştür. Yerde olduğu sırada polis memurları kendisini tekmelemeye ve coplarıyla vurmaya devam etmişlerdir. Polis memurları ayrıca kendisine küfür ve hakaret etmiştir.

  3. Başvurucu ciddi biçimde yaralanmıştır ve yarı baygın haldedir. Alanı terk edebilmesi için topluluktaki başkaları tarafından yardım edilmek zorunda kalınmıştır. Olay ulusal ve uluslararası basında da geniş biçimde yer almıştır.

  1. Devletin Olaya İlişkin İddiaları

  1. 18 Şubat 2005 tarihinde İstanbul Valiliğine Beyazıt Meydanında 6 Mart 2005 tarihinde gösteri yapılacağı konusunda bildirim yapılmıştır. Beyazıt Meydanında kutlama yapılması talebi reddedilmiş ve düzenleme kurulu 23.2.2005 tarihinde bilgilendirilerek kutlamaların İstanbulun Beykoz bölgesinde Beykoz alanında ve Şişli bölgesinde Çağlayan meydanında yapılabileceği belirtilmiştir.

  2. 6 Mart 2005 tarihinde insanlar Beyazıt Meydanına yürümek üzere farklı yerlerde toplanmaya başlamıştır. Güvenlik güçleri trafiğin engelleneceği gerekçesiyle bunun yapılmasına izin vermeyeceklerini belirtmiştir.

  3. Güvenlik güçleri 20-25 dakika göstericilerin dağılması için beklemiştir. Bu süre içerisinde bazı göstericiler alanı terk etmiştir. Kalanlar trafiği engellemiş ve Beyazıt meydanına yürümekte ısrar etmişlerdir. Güvenlik güçleri müdahale ederek yolu yeniden trafiğe açmıştır.

  4. 11:30 saatlerinde dağılan grup Beyazıt meydanında toplanarak basın açıklamasını okumuştur. Saat 1de basın açıklaması okunduktan sonra yaklaşım 60 kişi alanı terk etmeyi reddetmiştir. Polis göstericileri uyardığında ise polise taş atmışlardır. Sonuç olarak polis memurları bazı göstericileri yakalamış ve güç kullanarak gözaltına almıştır. Başvurucu gözaltına alınmamıştır.

  5. Olaylar sırasında yedi polis memuru göstericiler tarafından yaralanmış ve pek çok polis aracı zarara uğramıştır.

  1. Taraflar tarafından sunulan deliller

  1. Devlet Mahkemeye olayların kamera görüntülerini sunmuştur. Çekimler ulusal televizyon kanallarında yayınlanan görüntüler ile polis kameraları tarafından çekilen resmi video kayıtlarının derlemesidir. Görüntülerde polis memurlarının gaz maskesi takmış biçimde alandan kaçmaya çalışan çok sayıda göstericiyi copladığı görülmektedir. Yere düşen göstericiler de tekmelenmekte ve coplanmaktadır. Yerdeki bir kadın göstericiyi korumak için bedenini kullanan bir erkek göstericinin polis tarafından yüzünden tekmelendiği görülmektedir. Polis memurları çalılıklarda bazı göstericilerin saklandığını fark ettiğinde onları coplamadan önce gaz sıkmıştır. Yerde yatan ve kendini polis saldırısından korumaya çalışan iki kadına biber gazı1 sıkılmıştır. Yakındaki dükkan ve kafelere sığınan kadın polis tarafından dışarı çıkarılarak gazlanmış ve coplanmıştır. Görüntülerde gösteriye katılmayan ve bölgede bulunan dükkânlardaki kişiler ile başkalarının de yoğun gazdan etkilendiği ve kafası karışmış halde dolandıkları görülmektedir.

  2. Ulusal soruşturma makamları tarafından görüntüleri incelemek ve raporlamak üzere atanan bilirkişi raporuna göre polis memurları saldırmadan önce göstericilere herhangi bir uyarıda bulunmamıştır. Göstericiler polis müdahalesine direnmemiş ve polise saldırmamış, doğrudan alandan kaçmaya çalışmışlardır. Polis yere düşenlere dahil coplarıyla vurmuş, tekmelemiş, yumruklamış ve gazlamıştır.

  3. 8 Mart tarihinde başvurucu Bakırköy savcılığına yazılı başvuruda bulunmuş ve tıbbi inceleme talep etmiştir. Başvurucu, bu başvurusunda olay sırasında polis memurlarının orantısız şiddet kullandığını ve bunun sonucunda vücudunun çeşitli bölgelerinden yaralandığını iddia etmiştir. Savcı başvurucuyu Adlı Tıp Kurumuna göndermiştir.

  4. Aynı gün Adlı Tıp Kurumunun Bakırköy Şubesinde hazırlanan tıbbi rapora göre başvurucunun sol üst kolu, sağ önkol, sol kalça kemiği, kalçası ve dizleri dahil olmak üzere vücudunun çeşitli bölgelerinde çok sayıda ekimoz bulunmuştur. Doktor bu yaralanmalar nedeniyle başvurucunun beş gün iş göremez olduğu sonucuna varmıştır.

  5. 11 Mart 2005 tarihinde başvurucu İstanbul savcılığında İstanbul Valiliği ve kendisine kötü muamelede bulunan polis memurları hakkında resmi bir şikayet başvurusunda bulunmuştur. Başvurucu bu başvurusunda ilgili mevzuata göre basın açıklaması yapmak için herhangi bir bildirim ya da izne gerek olmadığını belirtmiştir. Bunların yanı sıra başvurucu vali ve polis amirleri ile kendisine kötü muamelede bulunan polis memurlarının toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkını da engelleyerek, yetkilerini kötüye kullandıklarını iddia ettiğinden haklarında dava açılması gerektiğini iddia etmiştir. Başvurucu ayrıca polis memurlarınca kendisine ve diğer göstericilere karşı dağıldıkları ve alanı terk ettikleri sırada aşırı güç ve gaz kullanımından da şikayette bulunmuştur.

  6. 8 Nisan 2005 tarihinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı başvurucunun iddialarında valiye atfedilebilir herhangi bir olay olmadığı sonucuna varmıştır. Bu doğrultuda vali hakkında bir soruşturma açılmamasına karar verilmiştir.

  7. Polis disiplin kurulu 6 temmuz 2005 tarihinde altı polis memurunun göstericileri tekmelediği ve copladığı iddiasını dikkate almıştır. Polis memurlarının eylemlerinin “aşağılayıcı davranış” olduğuna ve bu altı polis memurunun eğitilmesinde başarısız oldukları gerekçesiyle üç polis amirinin kınanmasına karar verilmiştir. Söz konusu altı polis hakkında da üç günlük aylıktan kesme cezasına hükmedilmiştir.

  8. 12 Aralık 2005 tarihinde İstanbul savcılığı vücudunda yaralanma tespit edilmeyen mağdur ve müştekilerle ilgili görevini kötüye kullanma nedeniyle şikayette bulunulan 44 polis memuru hakkında cezai soruşturma açılmamasına karar vermiştir. Savcılığın kararında başvurucuyu da içeren 39 kişi mağdur ve müşteki olarak sayılmıştır. Başvurucu, aşırı güç kullanımı iddiasını tekrarlayarak savcının kararına itiraz etmiştir. Başvurucunun şikayeti 28 Eylül 2007 tarihinde Beyoğlu Ağır Ceza Mahkemesi tarafından reddedilmiştir.

  9. Aynı zamanda 9 Aralık 2005 tarihinde İstanbul savcılığı, toplam elli dört polis memurunun güç kullanırken yetkilerini aşmak suretiyle yaralanmaya sebep olmak suçundan İstanbul ceza mahkemesine bir iddianame hazırlamıştır. Bu iddianamede başvurucunun da içinde bulunduğu kırk dokuz kişi mağdur ve müşteki sıfatıyla yer almaktaydı.

  10. Bu iddianamede savcıya 28 Nisan 2005 tarihinde sunulan ve olaylardan hemen sonra dört polis müfettişi tarafından yapılan soruşturmayla ilgili rapora atıflar yapılmıştır. İddianameye göre müfettişlerin raporuna göre iddianamede sanık olarak belirtilen ellidört polis memurunun yedisi başvurucuyu da içeren onbeş mağdur ve müştekiye karşı aşırı güç kullanmıştır. Müfettişler yedi memurun coplarını ilgili düzenlemelere uygun olarak kullanmadıklarını ve etkisiz hale getirilmiş bazı kadın göstericileri tekmelediğini belirtmiştir.

  11. Dava İstanbul 4. Ceza Mahkemesi’nde (Dava Mahkemesi olarak anılacaktır) 2005 yılında başlamış ve 12 Mayıs 2011 tarihinde sona ermiştir. Kararında mahkeme şu sonuca varmıştır:

Savcının iddianamesine göre mağdur ve müştekiler sanık polis memurlarının kendilerini tekmelemeleri, yumruklamaları, cop ve kalkanlarıyla vurmaları sonucunda yaralandıkları gerekçesiyle şikayette bulunmuştur. Müştekiler ayrıca kendilerine aşırı ölçüde biber gazı sıkıldığından da şikayetçi olmuştur. Ayrıca sanıkların gaz maskesi taktığını ve üniformalarındaki kimlik numaraları da gizlenmiş olduğunu belirtmişlerdir. Bunun dışında, saldırı çok ani şekilde gerçekleşmiş ve müştekiler gazdan etkilenmiş durumda olduklarından ilgili polis memurlarının kimliğini teşhis edememişlerdir.

Sanık polis memurları yargılandıkları suçu işlemediklerini iddia etmişlerdir. Ayrıca göstericilerin basın açıklamasını okumaya devam etmekte ısrar ederek ve demir barlarla polise saldırarak kamu düzenini bozduklarını, bu nedenle göstericilere karşı uyguladıkları gücün ölçüsüz olmadığını belirtmişlerdir.

Sanıkların altısı hazırlık soruşturması sırasında göstericileri arkadan tekmelediklerini kabul etmişlerdir. Buna karşılık bu sanıkların avukatı dava boyunca bu ifadelerin polis memurlarından müfettiş baskısı altında ve olayların basında yer alması sonucunda alındığını iddia etmiştir. Polis memurlarını soruşturan müfettişler ilgili usule de uymamışlardır. Sanıklar ayrıca tıbbi raporların olayların gerçekleştiğini göstermesine karşılık polis memurlarının saptanmasına yeterli olmadığını belirtmişlerdir. Bu nedenle mağdurların kendilerini teşhis etmesinin gerektiğini iddia etmişlerdir. Ayrıca söz konusu suçun zaman aşımına uğradığını ve kendilerine karşı yapılan soruşturmanın devam etmemesi gerektiğini belirtmişlerdir.

Davadaki son iddialarında savcı sanıklarla aynı fikirde olduğunu belirtmiş ve sanıkların müştekiler tarafından teşhis edilememesi nedeniyle beraat etmesini talep etmiştir.

Mahkeme sanıkların zamanaşımı iddiasını reddetmiştir. Kendilerine karşı soruşturma bakımından zamanaşımı son savunmanın yapıldığı 8 Eylül 2006 tarihinden itibaren beş yıldır.

Olayın büyük çaplı bir olay olması ve çok sayıda sanık ve müşteki bulunması nedeniyle bütün delillerin toplanmasında bir gecikmeye neden olduğu da dikkate alınmalıdır. Dava aynı zamanda savcıların yüzlerini kasklarıyla kapatmaları ve kimlik numaralarını saklamaları sonucunda gecikmiştir.

Olayların video görüntüleri ve raporlar ile tanık ifadeleri incelendiğinde, polis memurlarının görüntülerden tanınamaması nedeniyle müştekilerin kendilerine saldıran polis memurlarını teşhis etmelerinin beklenmesinin imkansız olduğu ortaya çıkmaktadır.

Polis memurlarını sorgulayan müfettişler dava sürecinde dinlenmiş ve onlar da polis memurlarından aldıkları ifadenin doğruluğunu ve gerçekliğini teyit etmişlerdir. Ceza hukukunun temel ilkelerinden biri aksine bir resmi belge bulunmadığı sürece tanıkların doğruyu söylediğinin kabul edilmesidir. Dava dosyasında müfettişlerin polis memurlarından aldıkları ifadenin yalan olduğuna ilişkin bir belge bulunmamaktadır. Aksine, ifadeleri yumruklama, tekmeleme, coplama ve kalkanlarıyla vurma ile çok miktarda gaz kullanımını gösteren video görüntüleri ile de uyumludur.

Bu olayın özünde Anayasada güvence altına alınan düşüncelerini ifade etme özgürlüğü ve bir özgürlüğün kamu düzenini sürdürmek adına sınırlandırılması gerekip gerekmediği sorusu vardır. Olayların gerçekleştiği iki bölgeden biri olan Saraçhane bölgesinde polis göstericilere göstericiler trafik akışı bulunan yolda yürümeye başlayana kadar müdahale etmemişlerdir. Bu müdahale bu nedenle kamu düzeninin sağlanması amacıyla yapılmıştır. Bununla birlikte, video görüntüleri polis müdahalesinin, gaz püskürtülmesinin ardından teslim olmuş veya saklanan kişileri de kapsadığını göstermektedir. Bu müdahaleler ayrıca yol üstünde değil, yolun dışında gerçekleşmiştir.

Göstericilerin diğer toplanma yeri olan Beyazıt Meydanında video görüntüleri polis ve pankart taşıyan göstericiler arasında itişme yaşandığı görülmektedir. Kayıtlar ayrıca polisin pankart taşımayan ve kaçmaya çalışan çoğu kadın olan gösterileri tekmelediği ve copladığı da görülmektedir.

Müfettişin polis memurlarından aldığı ifadeler aşağıdaki bilgileri içermektedir:

  • Sanıklar M.C. ve A.O.P. iki memura tehlike oluşturacak herhangi bir araca sahip olmayan iki kadın göstericiyi arkadan tekmelemiştir;

  • Sanık S.B. bir kafede saklanan kadına karşı aşırı güç kullanmıştır;

  • Sanık C.U. bir kadın göstericinin omzuna vurmuş ve bir kemiğinin kırılmasına neden olmuştur;

  • Sanık Y.K. gaz püskürtülen ve kendisinden yardım isteyen bir göstericiyi tekmelemiştir;

  • Sanık E.B. zaten gözaltına alınan bir kişiyi tekmelemiştir.

Yukarıda belirtilenler ışığında bazı sanıkların güç kullanımı sınırlarını aştığı ve aşırı güç kullandığı anlaşılmaktadır.

…”

  1. Dava Mahkemesi yukarıda özetlenen kararında polis memurları M.C., A.O.P., S.B., Y.K. ve E.B. hakkında göstericilere karşı ölçüsüz güç kullandıkları ve o tarihte yürürlükte olan 765 sayılı Ceza Kanununun 245. maddesine belirtilen kötü muamele suçunu işlediklerine karar vermiştir. Bu suçun karşılığı olarak bu memurlar beş aydan on aya kadar hapis cezasına çarptırılmışlardır. Bir göstericinin bir kemiğinin kırılmasına yol açan polis memuru CU, şu an yürürlükte olan 5237 sayılı Ceza Kanununda belirtilen kamu görevlisi sıfatıyla yetki kullanırken ağır yaralama suçundan suçlu bulunmuş ve yirmibir ay hapis cezasına çarptırılmıştır. Kalan kırk sekiz polis memuru delil yetersizliğinden beraat etmiştir.

  2. 10 Kasım 2011 tarihinde devlet tarafından sunulan bilgiye göre 8 Eylül 2011 tarihinde polis memurları hakkındaki soruşturma zamanaşımının da sona ermesiyle sona ermiştir.

  1. ULUSAL MEZUAT VE UYGULAMA

  1. Eylemin gerçekleştiği tarihte yürürlükte olan 765 sayılı Ceza Kanununun 245. Maddesine göre “Kuvvei cebriye imaline memur olanlar… kanun ve nizamın tayin ettiği ahvalde başka surette bir kimse hakkında suimuamele veya cismen eza verecek hale cüret eder yahut o kimseyi darp ve cerheylerse üç aydan beş seneye kadar hapis ve muvakkaten memuriyetten mahrumiyet cezaları ile cezalandırılır….”

  2. Şu an yürürlükte olan 5237 sayılı Kanunun 86. Maddesine göre:

  1. Kasten başkasının vücuduna acı veren veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

  2. Kasten yaralama suçunun … (c) Kişinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle.. işlenmesi halinde iki yıldan beş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.

  1. 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununun 10. Maddesine göre, “Toplantı yapılabilmesi için, düzenleme kurulu üyelerinin tamamının imzalayacakları bir bildirim, toplantının yapılmasından en az kırksekiz saat önce ve çalışma saatleri içinde, toplantının yapılacağı yerin bağlı bulunduğu valilik veya kaymakamlığa verilir.”

  2. Aynı kanunun 22. Maddesi kamusal yollarda, parklarda, ibadet yerlerinde ve kamu hizmetlerinin görüldüğü binalarda toplantı ve gösteri yürüyüşünü yasaklamaktadır. Kamusal meydanlarda düzenlenen gösteriler güvenlik tedbirlerine uymalıdır ve bireylerin hareketini veya toplu taşımayı engellememelidir. Son olarak 24. Madde toplantı ve gösterilerin bu kanuna aykırı olması halinde uyarının ardından valilik kararıyla dağıtılacağı düzenlenmiştir.

  3. Kanunun konuyla ilgili 32. Maddesi 2008 ve 2010 yıllarında değiştirilmeden önce şu şekildeydi:

Kanuna aykırı toplantı veya yürüyüşlere silahsız olarak katılanlar emir ve ihtardan sonra kendiliğinden dağılmazlar ve hükümet kuvvetleri tarafından zorla dağıtılırsa, bir yıl altı aydan üç yıla kadar hapis ve beşbin liradan otuzbin liraya kadar ağır para cezası ile cezalandırılır.

Güvenlik amirinin 24 üncü maddenin 1 inci fıkrası uyarınca yaptığı dağılma isteğini yerine getirmeyen düzenleme kurulu üyeleri hakkında da yukarıda belirtilen cezalar uygulanır.

Dağıtma sırasında cebir veya şiddet veya tehdit veya saldırı veya mukavemette bulunanlar fiil daha ağır bir cezayı gerektiren ayrı bir suç teşkil etmediği takdirde, üç yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

23 üncü maddede yazılı hallerden biri gerçekleşmeden veya 24 üncü madde hükmü yerine getirilmeden, yetki sınırı aşılarak, toplantı veya yürüyüşlerin dağıtılması halinde, yukarıdaki fıkrada yazılı fiilleri işleyenlere verilecek cezalar dörttebire kadar indirilerek uygulanabileceği gibi, icabına göre büsbütün de kaldırılabilir.”

  1. 15 Şubat 2008 tarihinde İçişleri Bakanlığı biber gazı kullanımına ilişkin 19 numaralı genelgeyi yayımlamıştır. Bu genelgede 2559 sayılı Polis Vazife ve Salahiyet Kanununun 16. Maddesinin 3. Fıkrasının (b) bendinde biber gazının polis memurlarının görevlerini yerine getirirken kullanabilecekleri silahlar arasında sayıldığı belirtilmiştir. Genelge biber gazının açık alanda ya da belirtilen yerlerde kullanılabileceği halleri belirlemiş ve gaz kullanımında en çok faydanın nasıl elde edilebileceği belirtilmiştir. Genelgede biber gazının direnmeyi bırakan kişilere karşı kullanılmaması koşulu belirlenmiş ve güvenlik güçlerinin gazdan etkilenen kişilere ilk yardım yapabilecek hazırlığa sahip olması tavsiye edilmiştir.

  2. Temmuz 2013’te Türk Tabipleri Birliği tarafından hazırlanan bilgi notuna göre Türkiye’de kolluk kuvvetlerince CS (chlorobenzylidenemalononitrile) ve CN (chloroacetophenone) gazları kullanılmaktadır. Bu gazlar gözlere zarar verebilir, ciltte yanmaya neden olabilir ve solunum sistemi ile akciğeri olumsuz etkileyebilir, nefes almayı güçleştirir, kaplatışlarını düşürür ve kan basıncında dalgalanmalara neden olabilir. Bu gazlarla uzun süreli temas göz korneasında kalıcı zarara neden olur, kalp ritmini bozar ve akciğerlerde ölüme neden olabilecek zararlar verebilir. Bu gazların çocuklar, hamile kadınlar, solumun yollarında sorun olan kişiler, kalp hastaları, anevrizma, alerji veya zayıf bağışıklık sistemi olanlar üzerindeki etkisi daha belirgindir. Bu gazlarla üst solunum yollarında ani alerjik şişme ya da astım ya da bronşit hastalarında bu gazın kullanımı ölümcü olabilir. Uzman raporlarına göre 19 Kasım 2000 tarihinde 20 hapishanede yürütülen ve 32 kişinin ölümüne yüzlercesinin yaralanmasına neden olan operasyonlarda bu gazlar ölümcül dozlarda kullanılmıştır. Türkiyede 1 Mayıs 2007 tarihinde 75 yaşındaki bir erkek gaz püskürtülerek yaşamını kaybetmiştir. Bunun da ötesinde, bu tür gazlar 2011’de iki kişinin hayatını kaybettiği iki olayda çok miktarda kullanılmıştır.

  3. 3 Temmuz 2013 tarihinde Türkiye Solunum Araştırmaları Derneği (TÜSAD) bir basın bülteni yayınlayarak gazın tehlikeleri ve gaz solunmasından sonra yapılması gerekenler hakkında bilgi vermiştir. Gazın etkileri bu basın bülteninde şöyle ifade edilmiştir:

Esas etkileri göz-boğaz-solunum-burun başta olmak üzere mukus membranlar üzerinedir.  Ani maruziyetlerde gözlerde ani yanma, rahatsızlık, aşırı gözyaşı, ciltte acıma, yanma-huzursuzluk, burunda-genizde yanma, öksürük, tıkanma, burun akıntısı, aşırı huzursuzluk, rahatsızlık, gözlerde geçici körlük yapar.  Cilde özellikle temas ettiği yerdeki acıma-ağrı-yanma duyusu çok aşırı rahatsız edici, paniğe sevk edici şekildedir.  Ani ve ağrılı öksürük, boğaz-göğüste yanma hissi, solunum zorluğu oluşur-solunum güçleşir, geçici olarak nefes alma koordinasyonu bozulur. Etkili olduğu organlarda kalıcı bir hasar beklenmese de akut etkileri çok rahatsız edici ve kişiyi paniğe sevk edicidir….”2

  1. İLGİLİ ULUSLARARASI MEVZUAT

  1. 13 Ocak 1993 tarihli Kimyasal Silahların Geliştirilmesinin, Üretiminin, Stoklanmasının ve Kullanımının Yasaklanması ve Bunların İmhası ile İlgili Sözleşme’ye (CWC) göre biber gazı kimyasal silah olarak kabul edilmemektedir ve iç ayaklanma kontrolü dahil olmak üzere kolluk kuvvetleri tarafından kullanımı mümkündür. CWC Türkiye bakımından 11 Temmuz 1997 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

  2. Güvenlik Güçlerinin, Ateşli Silahlar ve Güç Kullanılmasına Dair Temel İlkeler’in (Suçun Önlenmesi ve Mahkumlara Muamele hakkında 8. Birleşmiş Milletler Kongresi, Havana, 27 Ağustos- 7 Eylül 1990, U.N. Doc. A/CONF.144/28/Rev.1 at 112 (1990)) ilgili maddeleri şu şekildedir:

3. Öldürücü olmayan, etkisiz hale getirici silahların geliştirilmesi ve mevzilendirilmesi amaçlanmayan kişilerin tehlikeye atılması riskini azaltacak şekilde değerlendirilmesi ve bu tür silahların kullanımı çok dikkatli biçimde denetlenmelidir.

5. Hukuka uygun biçimde güç ve silah kullanımı kaçınılmaz ise kolluk kuvvetleri:

(a) bu tür bir kullanımı sınırlı biçimde kullanacak ve suçun ciddiliği ve amaçlanan meşru hedef arasında orantılı biçimde davranacaktır,

(b) Ortaya çıkacak zarar ve yaralanmayı en aza indirgeyecek ve insan hayatına saygı göstererek onu koruyacaktır,

(c) yaralı veya olumsuz etkilenen kişilere en kısa sürede yardım ve tıbbi yardım edilmesini sağlamayacaktır,

(d) En kısa sürede yaralanan ya da olumsuz biçimde etkilenenlerin yakınlarının veya yakın arkadaşlarının bilgilendirilmesini sağlayacaktır

9. Kolluk kuvvetleri ateşli silahları yaşamı tehdit eden ciddi bir suç işlenmesini önlemek, bu tür bir tehlike oluşturan ve kendisine direnen kişinin yakalanması veya kaçmasını önlemek ve bu amaçlara erişmek için başka bir araç yetersiz olduğu için ciddi yaralanma veya ölüm tehlikesi içeren durumlarda kendini savunma veya üçüncü kişi lehine savunma halleri dışında kullanmayacaktır. Her koşulda ateşli silahlın kasıtlı olarak ölümcü biçimde kullanılması sadece hayatın korunması için kesin olarak kaçınılmaz olduğu hallerde kullanılabilir.

12. İnsan hakları Evrensel Beyannamesi ile Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmede belirtilen ilkelere uygun olarak herkesin hukuka uygun barışçıl gösterilere katılma hakkı bulunduğu dikkate alınarak kolluk kuvvetleri ve makamları güç ve ateşli silah kullanımının 13. ve 14. Maddelere uygun olarak kullanılmasını temin edecektir.

13. Hukuka aykırı olan ancak barışçıl olan gösterilerin dağıtılması sırasında kolluk görevlileri güç kullanımından kaçınacak ya da bunun mümkün olmaması halinde durumun gerektirdiği en az ölçüde sınırlı olarak kullanacaktır.

14. Barışçıl olmayan gösterilerin dağıtılmasında kolluk görevlileri daha az tehlikeli olan araçların uygun olmaması halinde ve mümkün olan en az ölçüde kullanacaktır. Kolluk görevlileri bu tür durumlarda 9. Maddede belirtilen koşulların gerçekleşmesi hali dışında ateşli silah kullanmayacaktır.

  1. Örgütlenme ve barışçıl gösteri hakkına ilişkin özel raportör Maina Kiai’nin raporunun , (UN Human Rights Council A/HRC/20/27, 21 May 2012) 35. Maddesi şu şekildedir:

35. Biber gazı kullanımına ilişkin özel raportör gazın göstericiler ile gösterici olmayanlar ve sağlıklı olanlarla olmayanlar arasında ayrım gözetmediğini belirtir. Ayrıca göstericilerin ve dolaylı olarak üçüncü kişilerin daha fazla acı çekmesine neden olabilecek şekilde gazın kimyasal oluşumundaki herhangi bir değişikliğe karşı da uyarır.

  1. İşkenceye karşı BM Komitesi 30 Nisan-18 Mayıs 2007 tarihleri arasındaki 38. Oturumunda Sözleşmenin 19.maddesine göre taraf devletlerce sunulan raporların dikkate alınması, İşkenceye karşı Komite sonuç gözlemlerinin 16. Maddesi, Danimarka, CAT/C/DNK/CO/5, 16 Temmuz 2007, şu şekildedir:

16. Komite, Mart 2007’de kolluk görevlileri tarafından Ungdomshus Gençlik Evindeki ayaklanmada fiziksel güç veya biber gazı kullanımı gibi aşırı olduğu iddia edilen güç kullanımından kaygılanmaktadır. Komite ayrıca son iki yıldır Danimarka kolluk kuvvetleri tarafından birkaç kişinin öldürüldüğüne ilişkin raporları da endişe verici bulmuştur. (10,12,13,14,16. Maddeler)

Taraf devlet aşırı güç kullanımı iddialarının üstesinden gelebilmek için silah kullanımı dahil var olan yapıyı gözden geçirerek Sözleşmeyle uyumlu hale gelmesini sağlamalıdır. Taraf Devlet, özellikle kolluk faaliyetleri nedeniyle bir ölüm veya ağır yaralanmasa gerçekleştiğinde kötü muamele iddiaları veya şikayetleriyle ilgili çabuk ve tarafsız soruşturmalar açılmasını sağlamalıdır. Buna ek olarak, taraf devlet, kolluk kuvvetlerince görevlerini yerine getirirken uygulanan güç kullanımının sınırlı olabilmesini sağlamak için silah kullanımı başta olmak üzere güç kullanımına ilişkin eğitim ve öğretim programlarını geliştirmeli ve gözden geçirmelidir.”

  1. BM İşkenceye Karşı Komite’nin 1-19 Kasım 2010 tarihli Sözleşmenin 19.maddesine göre taraf devletlerce sunulan raporların dikkate alınmasını içeren 45. Oturumunda, İşkenceye karşı Komite sonuç gözlemlerinin Türkiyeyle ilgili 20 Ocak 2011 tarihli 13. Maddesi şu şekildedir:

13. Taraf devletin temsilcisinin kolluk kuvvetlerince aşırı güç kullanımını kabul etmesine ve bu tür uygulamaların ortadan kaldırılması için alınan örneğin polisin gösterilerde kasklarının üzerine kimlik numaralarının yerleştirilmesi gibi önlemler hakkında bilgi vermesine karşılık Komite resmi gözaltı yerleri dışında aşırı güç kullanımı ve göstericilere kötü muamelenin artış gösterdiğine ilişkin raporlardan kaygı duymaktadır.(…)”

Taraf devle ölçüsüz güç kullanımına son vermek için etkili önlemleri en kısa sürede uygulamalıdır. Taraf devlet özellikle;

  1. Kamu düzenine ve kalabalık grup kontrolüyle ilgili standart usuller ve yükümlülüklere ilişkin iç hukukta bulunan kuralların kolluk kuvvetlerinin güç ve ateşli silah kullanımı hakkında temel ilkelerle özellikle de ateşli silahların ölümcül olabilecek şekilde kullanılmasın ancak hayatı korumak için kaçınılmaz olduğu durumlarda mümkün olmasına ilişkin 9. Maddedeki hükümle uyumlu olmasını sağlamak,

  1. İşkencenin ve İnsanlıkdışı ya da Aşağılayıcı muamele ya da cezalandırmanın önlenmesi Avrupa Komitesi (CPT) kolluk faaliyetlerinde bu tür gazların kullanımına ilişkin kaygılarını dile getirmiştir. CPT;

“…Biber gazı içeriği itibariyle potansiyel olarak tehlikelidir ve kapalı alanlarda kullanılmamalıdır. Açık alanlarda kullanıldığında dahi CPTnin önemli tereddütleri vardır; istisnai olarak gaz kullanılmasının gerekmesi durumunda dahi elverişli güvenlik tedbirleri net bir şekilde belirlenmelidir. Mesela biber gazına maruz kalan kişilerin derhal hekime erişmesi sağlanmalı ve tedavi önerilmelidir. Biber gazı kontrol altına alınmış tutuklulara karşı kesinlikle kullanılmamalıdır. (CPT/Inf (2009) 25)”

  1. Avrupa Konseyine üye bazı devletlere yapılan ziyaretler sonucu CPT aşağıdaki önerileri getirmiştir:

“… Biber gazının kullanımı net ve açık düzenlemelerle belirlenmelidir ve bu düzenlemeler en azından şunları içermelidir:

  • Hangi alanlarda kullanılamayacağı da açıkça belirtecek şekilde biber gazının ne zaman kullanılabileceğine ilişkin net bir talimat;

  • Biber gazına maruz kalan tutukluların doktora derhal erişiminin sağlanması ve tedavi için önlemlerin önerilmesi hakkı,

  • Biber gazı kullanmaya yetkili personelin nitelikleri, eğitimi ve becerileri konusunda bilgi,

  • Biber gazı kullanımıyla ilgili yeterli raporlama ve soruşturma mekanizmalarının varlığı, (Ayrıca bkz., CPT/Inf (2009) 8)”

  1. Türkiye hakkında 2005 tarihli Gelişme Raporunda {COM (2005) 561} Avrupa Komisyonu var olan başvurunun konusu olan gösterilerle ilgili görüşlerini aşağıdaki şekilde bildirmiştir:

Barışçıl gösteri hakkıyla ilgili olarak her ne kadar gösteriler eskisine göre daha az sınırlamaya tabi olmakla birlikte bazı olaylar endişe yaratmıştır. Bazı bölgelerde gösteriler ve sivil toplum örgütlerinin basın açıklamalarıyla ilgili olarak kolluk kuvvetlerinin zulüm ettiği iddia edilmektedir.

6 Mart 2005 tarihinde İstanbulda Dünya Kadınlar Günü gösterileri boyunca polis biber gazı kullanmış, coplamış, çok sayıda katılımcıyı yaralayarak ölçüsüz güçle müdahale etmiştir. Devlet polisin bu tür davranışlarının kabul edilme olduğu mesajını iletmiştir. Olayın ardından İçişleri Bakanı 6 polis memuruna para cezası vermiş ve 3 amiri uyarmıştır. İstanbul Savcılığı tarafından da soruşturma başlatılmıştır….”

İLGİLİ MEVZUAT

  1. SÖZLEŞMENİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI

  1. Başvurucu, polis memurlarınca dövüldüğü, çeşitli gazlara maruz kaldığı, sövme ve hakarete uğradığı için Sözleşmenin 3. maddesinin ihlal edildiğini iddia etmiştir. Başvurucu ayrıca polis memurlarının bu tür saldırılarına Türkiye’de göz yumulduğunu ve cezasız kaldığını iddia etmiştir. Sözleşmenin 3. Maddesi şu şekildedir:

Hiçkimse işkenceye veya insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele veya cezaya tabi tutulamaz.”

  1. Devlet bu iddiayı kabul etmemiştir.

  1. Kabul edilebilirlik

  1. Devlet başvurucunun Sözleşmenin 35. Maddesinin 1 fıkrası bağlamında iç hukuk yollarını tüketmediğini iddia etmiştir. Bununla ilgili olarak devlet, başvurucunun şikayetini ulusal makamlarda ileri sürmediğini ve polislere karşı cezai soruşturmanın hala devam ettiğini iddia etmiştir. Ayrıca başvurucunun Anayasanın 125. Maddesi uyarınca ulusal düzeyde tazminat talebinde de bulunmadığı ileri sürülmüştür.

  2. Mahkeme, başvurucunun maddi anlamda şikayetini çeşitli durumlarda ulusal düzeyde ileri sürdüğünü ayrıca sözleşmeden doğan haklarının da ihlal edildiğini ileri sürdüğünü gözlemiştir. (Bkz. yukarıda yer alan 16, 18 ve 21. Paragraflar) Ayrıca, Polis memurları hakkındaki cezai soruşturma 8 kasım 2011 tarihinde kesintiye uğramıştır. (Bkz. 26. Paragraf). Bu nedenlerle devletin itirazının birinci unsuru reddedilmiştir.

  3. Devletin itirazı tazminat konusuna dayandığından mahkeme benzer itirazların karşılaştırılabilir davalarda da reddettiğini hatırlatır. (Özellikle yakın tarihli kararlara bkz. Ali Güneş v Türkiye, no. 9829/07, § 32, 10 Nisan 2012; Pekaslan vd. v. Türkiye, no. 4572/06 ve 5684/06, § 47, 20 Mart 2012). Mahkeme bu konuda söz konusu davada anılan davalardan farklı bir koşul gerçekleşmediğini düşünmektedir. Bu nedenle Mahkemenin tazminat talebine dayanan itirazı reddedilmiştir.

  4. Mahkeme bu başvurunun Sözleşmenin 35. Maddesi uyarınca asılsız olmadığına karar vermiştir. Başvuru başka bir gerekçeyle de kabul edilemez değildir. Bu nedenle kabul edilebilir olduğu sonucuna varılmıştır.

  1. DAVANIN ESASI

  1. Başvurucu gösterinin barışçıl olduğunu ve kalabalık dağıldığı sırada polis memurlarınca yapılan müdahalenin mesnetsiz olduğunu iddia etmiştir. Polis memurlarının müdahalesinin ardından göstericilerin kaçmaya başladığını ve polis memurlarına saldırmadığını öne sürmüştür. Buna karşın polis memurları onlara zalimane biçimde saldırmış ve onlara yoğun biçimde biber gazı püskürtmüştür. Başvurucu video kayıtlarının bazı kısımlarında kendisinin de kaçmak için çabaladığının görüldüğünü iddia etmiştir.

  2. Başvurucu, davada polis memurların karşı önemli bir delil olan olaydan sonra hazırlanan tıbbi raporun kötü muamele iddiasını desteklediğini iddia etmiştir. Başvurucu sadece fiziksel yaralanmadan acı çekmemiş, aynı zamanda kötü muamele sonucu zihinsel olarak da kötü etkilenmiştir.

  3. Devlet dava konusu olaydaki maddi vakaların Sözleşmenin 3. Maddesi kapsamına girmediğini iddia etmiştir. Polis memurları olayda göstericileri direnmeye devam ettikleri takdirde gözaltına alınacakları konusunda uyarmıştır ve aşırı güç söz konusu olmaksızın direnen kişiler gözaltına alınmıştır.

  4. Mahkemenin kolluk kuvvetlerince uygulanan güçle ilgili çeşitli kararlarına atıfla devlet söz konusu olayda güç kullanımının iç hukuka uygun olduğunu ve orantısız olmadığını iddia etmiştir. Kamu düzeninin sağlanması için bu tür bir güç kullanımı orantılı olduğundan Sözleşmenin 3. Maddesinin ihlali söz konusu değildir.

  5. İstanbul Savcılığı polis memurları hakkında bir soruşturma başlattığı ve İstanbul Asliye Ceza Mahkemesinde bir dava açılmasına yol açtığı için Sözleşmenin 3. Maddesinin usuli anlamıyla da bir ihlal söz konusu değildir.

  6. Mahkeme, en başından beri işkence, insanlıkdışı ve aşağılayıcı muamele ve cezalandırma yasağının mutlak doğasını vurgulamaktadır. Mahkemenin içtihadına göre 3. maddenin yakalamanın etkili hale getirilmesi için güç kullanımını yasaklamadığı bir gerçektir. Ancak, bu tür bir güç sadece zorunluysa kullanılmalı ve hiçbir zaman aşırı/ölçüsüz olmamalıdır. (Bkz. Ivan Vasilev v. Bulgaristan, no. 48130/99, § 63, 12 Nisan 2007 ve bu kararda anılan diğer kararlar).

  7. Üstelik bir kişinin kendi hareketi nedeniyle fiziksel güç kullanımına başvurmak açıkça gerekli değilse bu durum sözleşmenin 3. Maddesinde düzenlenen hakkın ihlali anlamına gelmektedir. Bu bağlamda, mahkeme, suçla mücadelenin özünde bulunan inkar edilemez zorlukların bireylerin fiziksel bütünlüğüne saygı gösterilmesine sınır koymayı meşru kılamayacağını hatırlatır. (Bkz. Ribitsch v. Avusturya, 4 Aralık1995, § 38, Series A no. 336 ve bu kararda atıf yapılan diğer kararlar).

  8. Yukarıda alınan kararlar ışığında mahkeme, devletin polis memurlarınca kullanılan gücün kamu düzenini korumak adına orantılı olduğu iddiasını kabul edemeyecektir. (Bkz. 52. Paragraf) Sözleşmenin 3. maddesinin bireylerin fiziksel bütünlüğü ve kamu düzenini korumak arasında dengeleme uygulamasına izin vermediğini vurgulamak son derece önemlidir. ( Bkz. Pekaslan vd., 58. paragrafta anılmıştır)

  9. Mahkeme söz konusu başvuruda dava mahkemesi tarafından bazı polis memurlarının göstericilere karşı ölçüsüz güç kullandığının tespit edildiğini de dikkate almıştır. Her ne kadar bu memurlara karşı cezai soruşturma zamanaşımına uğramış ve bu memurların hüküm giymesinden önce soruşturma sona ermişse de mahkeme dava mahkemesi tarafından ortaya konan maddi vakaların başvurucunun iddialarının araştırılmasında dikkate alınabileceğini düşünmektedir.

  10. Devletin bu davada yer alan maddi vakaların sözleşmenin 3. Maddesi kapsamında görülemeyeceği yönündeki iddiaları (bkz. 51. Paragraf) başvurucunun uğradığı kötü muamelenin maddenin çerçevesi bakımından gerekli ağırlık düzeyini içermediği anlamında anlamak gerekir. Mahkeme bu konuda başvurucu hakkında düzenlenen tıbbi raporun bu iddiayı çürüttüğü görüşündedir. Bu rapora göre başvurucunun bedeninde ancak beş günde iyileşebilecek çok sayıda yaralanma mevcuttur. (17. Paragraf) Mahkeme ayrıca bu tıbbi raporun gerçekliğinin ve içeriğinin doğruluğunun ulusal düzeyde ya da ilgili devletçe sorgulanmadığına da dikkat çeker. Bu gelişmeler ışığında Mahkeme, yaralanmaların doğası ve ciddiyetini dikkate alarak başvurucunun sözleşmenin 3. Maddesinin kapsamında kötü muamele sayılabilecek ölçüde ciddi nitelikteki yaralarından acı çektiği fikrindedir.

  11. Mahkeme ayrıca başvurucunun polis memurlarınca yaralandığı iddiasının ulusal makamlar ya da devlet tarafından sorgulanmadığı, aksine güç kullanımının orantılı olduğunun belirtildiğini gözler. Mahkeme her durumda dört müfettiş tarafından hazırlanan rapora göre de başvurucunun yaralarının yedi polis memurunun eyleminden kaynaklandığını gözler. (bkz. 23. Paragraf)

  12. Mahkeme, devlet tarafından sunulan olayların video kayıtlarını da incelemiş (Bkz. 14-15. Paragraf) ve bu kayıtlarda polis memurlarınca şiddet içeren yöntemlere başvurulduğu görülmüştür. Kayıtların incelenmesinden göstericiler kaçmaya çalışırken, saklanırken, yere düşmüşken polislerin onlara vurduğu, yine polislerin ayrım gözetmeksizin olayla ilgisi olmayan kişileri de etkileyecek şekilde gaz sıktıkları görülmektedir ve mahkeme devletin ölçülü güç kullanıldığına ilişkin iddiasını ikna edici bulmamıştır.

  13. Devletin polis memurlarına karşı direnişte bulunduğunu gösteren herhangi bir delil göstermediğini belirtmekte de yarar bulunmaktadır. Her halde, başvurucunun gözaltına alınmaması ve –örneğin polis memuruna direnmek gibi- bir suç işlediği iddiasıyla kendisine karşı herhangi bir cezai soruşturma başlatılmaması başvurucunun kamu düzenini veya polis memurlarını tehlikeye atacak bir davranışta bulunmadığının, buna karşın ayrım gözetilmeksizin polis saldırısına maruz kaldığının bir göstergesidir.

  14. Mahkeme, başvurucunun kendisine biber gazı sıkıldığına ilişkin iddialarını ulusal makamlarda da dile getirdiğini gözlemiştir. (Bkz. 18. Paragraf) Dövüldüğü iddiasına benzer şekilde biber gazına maruz kaldığına ilişkin iddiasının gerçekliği de herhangi bir ulusal makam ve nihai olarak bu davada devlet tarafından inkar edilmemiştir. Mahkeme bu nedenlerle başvurucunun biber gazına maruz kaldığı koşulları değerlendirecektir. Bu anlamda mahkeme biber gazının kolluk kuvvetlerince mesnetsiz yere kullanılmasının Sözleşmenin 3. Maddesinin içeriği bakımından kötü muamele yasağına aykırı olduğunu hatırlatır. (Bkz. Ali Güneş, 43. Paragrafta atıf yapılmıştır.)

  15. Mahkeme, polis ya da jandarma gibi kolluk görevlilerinin önceden hazırlanmış bir operasyon ya da tehlikeli olduğunu düşünülen kişinin kendiliğinden takibi gibi durumlarda görevlerini yerine getirirken başıboş bırakılmaması gerektiğini vurgular: Kolluk görevlilerinin hangi belirli koşullar gerçekleştiğinde güç ve ateşli silah kullanabileceklerinin hukuki ve idari sınırının bu konudaki uluslararası standartlara uygun biçimde çizilmiş olması gerekir. (Bkz. Aşağı yukarı aynı yönde Makaratzis v. Yunanistan, no. 50385/99, § 59, ECHR 2004XI).

  16. Davalı devletin olayların gerçekleştiği tarihte biber gazının kullanımına ilişkin açık ve yeterli düzenleme olduğuna ve başvurucu ile diğer göstericilere saldıran polis memurlarının bu düzenlemelere uygun davrandığına ilişkin bir iddiası da olmamıştır. Her durumda mahkeme yukarıda özetlenen biber gazı kullanımına ilişkin düzenlemenin bu başvuruya konu olaylardan üç yıl sonrasına kadar çıkarılmadığını da belirtir.

  17. Olayların gerçekleştiği tarihte yürürlükteki mevzuata göre biber gazı kullanımına ilişkin tek düzenleme Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanununun yukarıda belirtilen hükmüdür. (Bkz. 32. Paragraf) Bununla birlikte kanun, kullanılabilecek silah türlerini saymanın ötesinde uluslararası yükümlülüklere uyumlu biçimde biber gazının kullanılabileceği özgül koşulları belirlememektedir.

  18. Bu bakımdan, mahkemenin daha önce CPY’nin biber gazı kullanımına ilişkin endişelerini ve bu konudaki tavsiyelerine dikkat çekme fırsatı olduğunu da belirtmek gerekir. (Bkz. Ali Güneş, yukarıda 39-40. Paragraflar; ayrıca yukarıda İlgili Uluslararası düzenlemeler) Bu davada olayların gerçekleştiği tarihte biber gazının kullanımına ilişkin açık, ayrıntılı ve bağlayıcı düzenlemelerin bulunmayışının başvurucu ve diğer göstericilerin ölçüsüz ve gerekçesiz gaz kullanımına maruz kalmasında ve bu başvurunun gerçekleşmesinde önemli bir etkisi olmuştur.

  19. Yukarıdakiler ışığında mahkeme, Türkiye aleyhine benzer davalarla çeşitli kararlar verildiği de düşünülerek bu davada polis memurlarının kamu düzenine tehlike oluşturmayan ve şiddet eylemlerinde bulunmayan kitleyi dağıtmaya çalışmadan önce yeterli müsamaha ve engellemede bulunmadığına düşünmektedir. Bu yüzden polisin barışçıl gösteriye katılan göstericilere düşmanca tutumu kargaşayla sonuçlanmış ve bunu takiben polis memurlarının orantısız güç kullanımı başvurucunun yaralanmasına neden olmuştur. (Bkz. Biçici v. Türkiye, no. 30357/05, §§ 35-36, 27 Mayıs 2010).

  20. Başvurucunun kötü muamele şikayetiyle ilgili ulusal soruşturma bakımından mahkeme, dava mahkemesi tarafından polis memurlarının tanınmamak için kimlik numaralarını sakladıklarını kabul ettiğine dikkat çeker. (Bkz. 24. Paragraf) Ayrıca, mahkeme, ulusal makamların polis eylemleriyle ilgili daha geniş kapsamlı olacak şekilde planlama ve infaz aşamasını soruşturmadığını; özellikle dava mahkemesi tarafından cezai soruşturmanın uzamasına neden olarak kimlik numarasının saklanmasından kaynaklanan zorluk örneğindeki gibi söz konusu soruşturmaya zamanaşımı gibi usul kuralları uyarınca devam etmeyerek polis memurlarının kimlik numaralarını saklayarak bundan faydalanmalarına izin verdiklerini belirtir. (Bkz. 24. Paragraf) Bu eksiklikler polis memurlarının amirlerinin de soruşturmada dikkate alınmamasına yol açmıştır.

  21. İddianameyi hazırlayan ve polis memurlarının soruşturulması ve cezalandırılmasını isteyen savcının sonuç olarak davanın seyrinde polis memurlarının mağdurların kimlik belirleyememesi nedeniyle beraat ettirilmesi talebine de dikkat çeker. Mağdurların yüzlerini ve kimlik numaralarını saklayan polis memurlarını nasıl teşhis edebilecekleriyle ilgili bu savcı tarafından herhangi bir açıklama da yapılmamıştır.

  22. Savcının talebini reddederken dava mahkemesi mağdurların kendilerine şiddet uyguladığı iddia edilen polis memurlarını teşhis edememesini dikkate almış ve sadece olaylardan sonra müfettişler tarafından sorgulanan, gereksiz ve aşırı güç kullandığını itiraf eden altı memuru suçlu bulmuştur. Bunun dışında bir ek gerekçe sunmaksızın dava mahkemesi kalan kırk sekiz polis memurunun delil yetersizliğinden beraatine karar vermiştir.

  23. Mahkeme, polis memurlarının cezai sorumluluklarını belirlemek ya da beraatlerinin yerindeliğini değerlendirmek iddiasında değildir. Bununla birlikte, itiraz eden altı memur dışında göstericilere karşı gerekçesiz biçimde güç kullanan ve alandaki varlıkları resmi polis kayıtlarında görünen çok sayıda polis memurunun cezai sorumluluğunu değerlendirmek ve kimliklerini teşhis etmek konusundaki başarısızlık, kötü muamele iddialarının etkili soruşturulması yükümlülüğüne uyulduğu konusunda ciddi şüphelere neden olmaktadır.

  24. Mahkeme, Türkiyeye karşı açılan çeşitli davalarda verdiği kararlarda, polis memurlarına karşı kötü muameleyle ilgili suçlara ilişkin ceza takibatları konusunda devletin gerekli özeni göstermekte yetersiz kalmasıyla bu soruşturmaların zamanaşımına uğramış olduğunu gözlemiştir.(Bkz. Mustafa Taştan v. Türkiye, no. 41824/05, §§ 50-51, 26 Haziran 2012). Bu kararlarında olduğu gibi mahkeme bu başvuruda ceza hukuku sisteminin sıkı bir denetim olmaktan uzak olduğu ve başvurucununki gibi hukuka aykırı davranışlara ilişkin şikayetlerin etkili biçimde önlenmesi konusunda caydırıcı etkisi olmadığının ispatlandığını düşünmektedir. (Bu konuda yakın tarihli bir karar için bkz. Yazıcı vd. v. Türkiye (no. 2), no. 45046/05, § 27, 23 Nisan 2013).

  25. Mahkemeye göre, devletin bir organın Sözleşmenin 3. Maddesini ihlal eden suçlarla suçlanıyorsa bununla ilgili cezai süreç ve cezalandırma zamanaşımına uğramamalı, özel veya genel olarak affedilmesine izin verilmemelidir. (Bkz. Abdülsamet Yaman v. Türkiye, no. 32446/96, § 55, 2 November 2004).

  26. Mahkeme ayrıca, bir devlet memurunun işkence veya kötü muameleyle ilgili suçlardan yargılanıyorsa, en önemlisi de soruşturma ve dava sırasında görevi başındaysa geçici olarak görevinden uzaklaştırılması ve eğer cezaya hükmedilirse kovulması gerektiğini belirtir. Bu davada haklarında altı yıl ceza istenen soruşturmaya ilgili olarak herhangi bir polis memurunun görevinden uzaklaştırıldığına ilişkin herhangi bir bilgi yoktur.

  27. Mahkeme başvurucunun dövüldüğü ve gaz sıkıldığı, olayla ilgili gerçekleri ortaya çıkarmak ve failleri bulmak konusunda yargısal makamların ciddi yetersizlik içinde olduğuna ve bu durumun soruşturmanın zamanaşımına uğramasıyla da pekiştiğine, bu nedenle sözleşmenin 3. maddesinin hem esas hem usul yönünden ihlal edildiğine karar vermiştir.

  1. SÖZLEŞMENİN 10 VE 11. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI

  1. Başvurucu Sözleşmenin 10. ve 11. maddelerine dayanarak polis memurlarının güç kullanımı nedeniyle ifade özgürlüğü ile toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme özgürlüğünün engellediğini iddia etmiştir.

  2. Devlet bu iddiayı kabul etmemiştir.

  3. Mahkeme başvurucunun başvurusunun sözleşmenin 11. Maddesi bağlamında değerlendirilmesi gerektiğini düşünmektedir. Madde şu şekildedir:

1. Herkes, barışçıl nitelikli toplanma özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğü hakkına sahiptir….
2. Bu hakların kullanımına, kamu düzeninin bozulmasının veya suçun engellenmesi için… hukukun öngördüğü ve bir demokratik toplumda gerekli olanlardan başka hiçbir sınırlama getirilmeyecektir. …”

  1. Mahkeme bu başvurunun yukarıda incelenenlerle ilgili bu nedenle kabul edilebilir olduğunu belirtmektedir.

  1. Başvurucunun barışçıl gösteri hakkına müdahale olup olmadığı

  1. Devlet başvurucunun Sözleşmenin 11. maddesindeki hakkına müdahale olmadığını iddia etmiştir. Başvurucunun içinde yer aldığı gösteri izin verilen yerde yapılmamıştır ve ulusal makamlarca alınan önlemler fikirlerin yayılmasını amacını taşımamaktadır. Alınan önlemler kamu düzeninin bozulmasını ve suç işlenmesini önlemek amacıyla alınmıştır.

  2. Başvurucu, polisin gösterilerde gerekçesiz ve ölçüsüz güç kullandığını ve bu nedenle Sözleşmenin 11. Maddesindeki haklarının kullanmasının önlendiğini iddia etmiştir.

  3. Mahkeme polis memurlarının müdahalesinin ve başvurucunun maruz kaldığı kötü muamelenin Sözleşmenin 11. Maddesindeki hakkına bir müdahale oluşturduğu görüşüne varmıştır. (Bkz, Nurettin Aldemir vd. v. Türkiye, no. 32124/02, 32126/02, 32129/02, 32132/02, 32133/02, 32137/02 ve 32138/02, §§ 33-35, 18 Aralık 2007).

  1. Müdahalenin haklı olup olmadığı

  1. Devlet, davaya konu olan gösterinin 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Kanununa aykırı olduğunu ve bu nedenle bu gösteriye müdahalenin kanuna uygun olduğunu belirtmiştir. Devlet ayrıca müdahalenin kamu düzeninin sarsılmasını ve suç işlenmesini önlemek gibi meşru bir amaca yöneldiğini ve ayrıca “demokratik bir toplumda gerekli” olduğunu ileri sürmüştür.

  2. Başvurucu, Beyazıt meydanının trafiğe kapalı bir alan olduğunu ileri sürmüştür. Bu nedenle trafiğin akışını sağlamak gibi bir mesele olmadığını ve polisin müdahale etmeden ve trafiği açmadan önce 20-25 dakika beklediği iddiasının gerçeği yansıtmadığını ifade etmiştir. Video kayıtlarından ve uzman raporlarında görüldüğü üzere, (Bkz. 14 ve 15. Paragraflar) polis memurları kendi başlarına zaten dağılmaya başlamış kalabalığa saldırmıştır. Başvurucu, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının anayasal ve demokratik bir hak olduğunu ve devletin yurttaşlarının bu hakkı kullanmasını engellemek değil, bu hakkı koruma yükümlülüğü olduğunu ileri sürmüştür.

  3. Mahkeme bir müdahalenin kanunda öngörülmüş olması, maddenin ikinci fıkrasında belirtilen bir veya daha fazla meşru amaca yönelmesi ve bu amaçları gerçekleştirmek için demokratik bir toplumda gerekli olması koşullarını taşımadığı durumda Sözleşmenin 11. maddesine aykırılık oluşturacağını hatırlatır.

  4. Bu bağlamda, bu davada tartışma konusu olan müdahalenin Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununda hukuki bir dayanağı bulunmaktadır (Bkz. 29-31 paragraflar) ve bu müdahale Sözleşmenin 11. maddesinin 2. fıkrası anlamında kanunla düzenlenmiştir. Meşru bir amacı olması bakımından ise devlet kamu düzeninin bozulmasının ve suç işlenmesinin engellenmesi şeklindeki meşru amaçları iddia etmiştir ve mahkeme bu konuda farklı bir fikre sahip olmak için bir neden görmemektedir.

  5. Müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığını sorusuna gelince, mahkeme, başvuruyu Sözleşmenin 11. Maddesiyle ilgili kararlarındaki temel ilkeler ışığında değerlendirmiştir. (Özellikle bkz. Oya Ataman v. Türkiye, no. 74552/01, 35-44. Paragraflar ve bu kararda atıf yapılan kararlar, Bukta vd. v. Macaristan, no. 25691/04, §§ 33-39, ECHR 2007-IX; Éva Molnár v. Macaristan, no. 10346/05, §§ 23-46, 7 Ekim 2008).

  6. Bu davada devlete göre polis memurları göstericilerin Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununa aykırı davranmadıkları gerekçesiyle müdahale etmiştir. Buna karşılık, başvurucuya herhangi bir cezai soruşturma açılmaması ve diğerleri hakkında açılan soruşturmalarda da iddia edilen kanuna aykırılığı ispatlayacak bir bilginin bulunmaması karşısında mahkeme, başvurucu ve pek çok göstericinin -devletin iddia ettiğinin aksine- şiddete başvurmadığı sonucuna varmıştır.

  7. Ayrıca, video kayıtları (bkz. 14. Paragraf), bu kayıtlara ilişkin bilirkişi raporu (Bkz. 15. Paragraf), göstericilere karşı gerekli olmayan ve aşırı güç kullanıldığını kabul eden altı polis memurundan alınan ifadeler (bkz. paragraf 20) ve dava mahkemesi tarafından varılan sonuç (Bkz. 24-25. Paragraf) göstericilerin bu denli ağır bir müdahaleyi gerektirecek şekilde kamu düzeni bakımından tehlike oluşturmadığı ya da şiddet içeren eylemlerde bulunmadığını göstermektedir. Bu bakımdan, kamusal alanda yapılan bir gösterinin trafik akışının aksaması dahil olmak üzere gündelik hayatta bazı aksamalara neden olabileceğini, ( bkz. Disk ve Kesk v. Türkiye, no. 38676/08, § 29, 27 Kasım 2012 ve bu davada atıf yapılan kararlar) fakat şiddet içermeyen gösterilerde Sözleşmenin 11. maddesinin bütün içeriğinden yoksunlaştırılmaması için idari makamların barışçıl gösterilere belli ölçüde müsamaha göstermesinin önem taşıdığını da belirtmek gerekir. (Bkz. Nurettin Aldemir vd., § 46).

  8. Yukarıda belirtilenler ışığında mahkeme, polis memurlarının gösteriye müdahalesinin ve başvurucuya karşı uyguladıkları şiddetin Sözleşmenin 11. Maddesinin ikinci fıkrası bakımından orantısız olduğuna ve kamu düzeninin bozulması veya suç işlenmesinin engellenmesi için gerekli olmadığına karar vermiştir. Mahkeme ayrıca, gösterinin dağıtılmasındaki vahşetin insanların gösteri yapma istekliliği üzerinde kaçınılmaz bir caydırıcı etkiye sahip olduğunu da düşünmektedir.

  9. Buna göre bu davada Sözleşmenin 11. Maddesi de ihlal edilmiştir.

  1. SÖZLEŞMENİN 14. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI

  1. Son olarak, sözleşmenin 14. maddesi uyarınca başvurucu kendisinin kadınların karşılaştığı sorunları gündeme getirmek amacıyla bir gösteride bulunmak istediğini belirtmiştir. Fakat bu girişimi güç kullanımıyla engellenmiştir.

  2. Mahkeme bu başvurunun da kabul edilebilir olduğuna karar verilebileceğini düşünmektedir. Bununla birlikte, 3 ve 11. maddeler doğrultusunda vardığı sonuçlar nedeniyle (bkz. 75 ve 91) bu iddiayı ayrı olarak değerlendirmeyi gerekli görmemiştir.

  1. SÖZLEŞMENİN 46. MADDESİNİN UYGULANMASI

  1. Başvurucu, Mahkemece bu başvuru bakımından varılan sonuçların Sözleşmenin gelecekteki benzer ihlallerin önlenebilmesi için ulusal düzeyde gerekli adımların atılmasına yol açabilmesi isteğini ifade etmiştir.

  2. Mahkeme Türkiye aleyhine kırktan fazla kararında gösterilere ağır müdahaleler veya barışçıl gösterilere katılan kişilere karşı cezai soruşturma açılması durumlarının Sözleşmenin 3 ve/veya 11. Maddelerini ihlal ettiğine karar vermiştir. (Bkz. Ali Güneş, § 46; Disk and Kesk v. Turkey, §§ 36-37 vb.) Mahkeme bu davaların ortak özelliğinin barışçıl toplantılara belli ölçüde müsamaha gösterilmemesi ve bazı davalarda da kolluk personeli tarafından biber gazı da olmak üzere ani fiziksel güç kullanımı olduğunu tespit etmiştir.

  3. Mahkeme ayrıca, bu kararların yirmisinden fazlasında gösteriler sırasında kötü muamelede bulunduğu iddia edilen kolluk personeliyle ilgili etkili soruşturma yapılmadığı sonucuna varmıştır. (Yakın tarihli bir karar için bkz., Taşarsu v. Turkey, no. 14958/07, § 55, 18 Aralık 2012).3

  4. Mahkeme Türkiye aleyhine gösteri özgürlüğü ve/veya gösteriler sırasında kolluk kuvvetlerince güç kullanımına ilişkin 130 başvurunun derdest olduğunu gözlemiştir.

  5. Yukarıdaki açıklamalar ışığında, mahkeme Sözleşmenin 46. Maddesine göre bu kararın uygulanabilmesi için davalı devletin gelecekte benzer ihlallerin yaşanmaması için genel önlemler alması gerektiği sonucuna varmıştır. Bu amaca ulaşmak için, 14 Şubat tarihinde İçişleri Bakanlığı tarafından çıkarılan genelge (Bkz. 32. Paragraf) hükümleri ile Türkiye tarafından başka öngörülebilecek önlemler saklı kalmak kaydıyla mahkeme, Türkiye’nin fiziksel güç veya biber gazı gibi güç kullanma araçlarına başvuracakları zaman kolluk personelinin yukarıda anılan CPTnin tavsiyelerine ve Sözleşmenin 3 ve 11. Maddelerine uygun davranmalarını sağlayacak ve yukarıda sistematik olduğu ve ortadan kaldırılmasının zorunlu olduğu belirtilen sorunları yok edebilecek adımları atması gerektiğine hükmetmiştir. Mahkeme ayrıca Sözleşmenin 3. Maddesinde belirtilen yükümlülükler uyarınca yargısal makamların kötü muamele iddialarıyla ilgili etkili soruşturma yürütmesinin sağlanmasının ve benzer şekilde üst düzey polis memurlarının da hesap verilebilirliğinin sağlanması gerektiğini düşünmektedir.

  6. Bu bakımdan, 3 ve 11. maddelerde güvence altına alınan haklara tam anlamıyla saygı gösterilmesini sağlamak için mahkeme, biber gazının kullanımını doğrudan düzenleyen kuralların uygulanmasıyla ilgili olarak daha net bir norm seti oluşturulmasının önemini; bu sistemin gösteriler sırasında görev yapan kolluk personelinin yeterli eğitim, denetim ve gözetimi ile özellikle şiddet içeren direnişte bulunmayanlara karşı güç kullanımının gerekli, orantılı ve elverişli olup olmadığının olay sonrası denetiminin etkili olmasını gerektirdiğini belirtir.

  1. SÖZLEŞMENİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI

  1. Sözleşmenin 41. Maddesi hükmüne göre :

Sözleşme ya da onun Protokollerinin bir ihlali bulunduğunu bulgularsa, ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku ancak kısmi bir giderime elveriyorsa, Mahkeme, gerekli olduğunda, zarar gören tarafın hakkaniyete uygun biçimde tatmin edilmesini temin edecektir.”

  1. Zarar

  1. Başvurucu manevi zararı için 30.000 Euro tazminat talebinde bulunmuştur. İddiasını desteklemek üzere Sözleşmeden kaynaklanan haklarının ihlal edilmesi sonucunda yaşadığı psikolojik sorunları ve bir hafta boyunca çalışamamasını göstermiştir.

  2. Devlet başvurucunun talep ettiği miktarın kabul edilmemesi gerektiğini ve bu tazminata hükmedilmesinin sebepsiz enginleşme oluşturacağını iddia etmiştir.

  3. Mahkeme başvurucunun manevi zararı için 20.000 Euro tazminata hükmetmiştir.

  1. Masraf ve harcamalar

  1. Başvurucu ayrıca ulusal mahkemeler ve Mahkemeye başvurmaktan kaynaklanan masraf ve harcamaları için 4.069 Euro talep etmiştir. Bu miktar Baro tarafından belirlenen tarifelere göre hesaplanan avukat tarafından temsil edilme bedelini içermektedir.

  2. Devlet başvurucunun masraf ve harcamaları için iddia ettiği bedelin yeterli belgeyle ispat edilmediğini belirtmiştir. Devlet Türkiye Barolar Birliği tarafından belirlenen tarifenin hukuki yardım bedellerinin ancak ulusal mahkemelerce yapılacak hesaplamalarda bağlayıcı olabileceğini ileri sürmüştür.

  3. Mahkemenin içtihadına göre başvurucunun yaptığı masraf ve harcamaların kendisine ödenmesi ancak gerçekten ve gerekli olacak şekilde yapıldığı ve uygun miktarlarda olduğunda hükmedilebilir. Söz konusu davada başvurucu mahkemeye yasal temsilcisine yaptığı ödemelere ilişkin fatura, sözleşme ya da temsilcisinin bu dava için harcadığı zamanı belirten ya da çeviri, posta ve diğer ödemelerine ilişkin herhangi bir belge sunmamıştır. Bu nedenle mahkeme başvurucunun masraf ve harcamalarına ilişkin talebini reddetmiştir.

  4. Mahkeme temerrüt faizi olarak Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi faizi oranının esas alınmasının ve bunun üstüne %3 eklenmesinin uygun olduğuna karar vermiştir.

BU NEDENLERLE MAHKEME OYBİRLİĞİYLE,

  1. Başvurunun kabul edilebilirliğine,

  2. Sözleşmenin 3. Maddesinin maddi anlamda ve usuli olarak ihlal edildiğine,

  3. Sözleşmenin 11. Maddesinin ihlal edildiğine,

  4. Sözleşmenin 14. Maddesi bakımından incelemeye gerek görülmediğine,

  5. (a) Davalı devletin başvurucuya manevi zararına karşılık kararın kesinleşmesinden itibaren üç ay içerisinde Sözleşmenin 44. Maddesinin ikinci fıkrasına göre ödeme tarihindeki kura göre davalı devletin para birimine çevrilerek yirmi bin Euro ile başvurucuya yüklenebilecek vergiyi ödemesine,

  1. Yukarıda anılan üç aydan itibaren ödeme tarihine kadar yukarıda anılan faizin basit faiz olarak ödenmesine,

  1. Başvurucunun kalan iddialarının reddine karar verilmiştir.

Karar İngilizce yazılmış olup 23 Temmuz tarihinde Mahkeme kurallarının 77. Maddesinin 2 ve 3. Fıkraları uyarınca yayınlanmıştır.

1ÇN: Mahkeme notunda başvuruda bahsedilen gazın başvurucu ve ulusal makamlarca gözyaşı gazı, CS, CN gibi farklı isimlerde kullanıldığını ama kolaylık olsun diye gözyaşı gazı terimini kullandığını belirtmiştir. Buna karşılık çeviride Türkçedeki yaygın kullanımı nedeniyle gözyaşı gazı yerine biber gazı terimi tercih edilmiştir.

 

3ÇN: Daha yakın tarihli bir karar olan Subaşı ve Çoban kararı da bu kapsamda bir karardır.

 

Share Post
No comments

LEAVE A COMMENT